Egosunu sevdiğim Dilber | Ereğli Haberleri - Haberiniz Olsun

Egosunu sevdiğim Dilber | Ereğli Haberleri - Haberiniz Olsun

18 Haziran 2018 Pazartesi
Egosunu sevdiğim Dilber

Muhtefi oldular âlemde erler

Kıymetsiz olmuştur ilmü hünerler

Her kime sorarsan arifiz derler

Baktım benden özge nadan bulunmaz.

Tûrabi

İnsanı insan yapan haysiyet ve şereftir zira hayvanların yüzü kızarmaz...

Hayatta haysiyetsizlikten daha tehlikeli bir durum varsa, o da; “Haysiyet” ya da “Onur” kavramlarının “Gurur”  ve “Kibir” ile karıştırılması galiba...

İnsan, ister Nirvana’ya ulaşmaya çalışsın, isterse bekadan fenaya seyri süluk etsin, aslında, yeryüzünde insanları erdem ve fazilete ulaştırmayı gaye edinen tüm sistemler, mesela tarikatlar, dinsel, mistik ve felsefi inançların hemen hepsi insandaki gururu (Nefis) yok edip haysiyeti yerleştirmeye çalışır.

Birbirine yakın gibi duran fakat içten içe yalın kılıç cenk eden kavramlar bunlar; haysiyet ve kibir. Bu iki düşmandan birinin içi, erdem, fazilet, ahlak, şeref, itibar, izzet ve haysiyetle dolu iken, diğerinin içinde; enaniyet, kibir, benlik ve nihayet ego bulursunuz.

Bunu iki basit örnekle açıklamaya çalışalım. Çocuğunun veli toplantısına uçuş kıyafetleriyle gelen pilotun durumu ile şehrin valisi olduğu halde bankada kuyruk bekleyen ve üstünlüğün makamda, mevkide, kıyafette, parada olmadığının farkında olan iki ayrı kişilik düşünün. Birisi aslen kendisinde olmayan bir şeyi mevkisinin imkânlarını kullanarak varmış gibi gösterirken yani ego mastürbasyonu yaparken diğeri meyve yüklü ağaç misali yerlere kadar eğilmiştir.

Bir Ahmet Amca’mız var Karaman’da. İlerlemiş yaşına rağmen hala “Hiçbir şey bilmiyoruz özüm” diyerek okuyan, araştıran ve benliğindeki tüm kibri öldürmeyi başarmış bir şehir dervişi.

Onunla her sohbetimiz bir ferahlık, bir dinginlik verir bana. Beyaz sakalları, derin bakışları ve her daim mütebessim çehresi ile görülmeyen bir ışık saçar etrafına, hissedersiniz.

Sağlam tütün ve çay tiryakisi Ahmet Amcam. Onu, çarşı merkezdeki sağlık ocağının yanında bulunan seyyar satıcılar ve barakaların arasındaki çay ocağında bulurdum. Mekân yıkılınca, şairin dediği gibi “Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha” başka mütevazı mekânlarda eftiklenir oldu.

İğde kokularının bütün şehri sardığı serin bir bahar gününde, ikindi vaktine yakın yine çay ocağında buldum Ahmet Amca’yı. Masasına oturdum, ne içersin demedi “Bize iki çay” dedi. Hemencecik geldi sıcak, tavşankanı çaylar.

Eski bir deyiş geldi aklıma “Rengi leb, rizi leb, suzi leb” dedikleri bu olsa gerekti.

“Meşrubatı umumi içeresinde bir iksiri azamdır çay” diyerek sohbetin yolunu açtım. O da gülümsedi, bir yandan elleriyle sardığı tütünü ağır hareketlerle dudaklarına götürürken. Adıyaman tütününden sarma cigarasından derin bir nefes çektikten sonra bir yudum çayla taçlandırdı keyfini. Ardından cebinden hiç eksik etmediği kâğıtlardan birini çıkarıp “Şuna bak Âdem’im ne güzel yazmış” diye bir şiir parçası uzattı. Kâğıtta yalnızca üç kelime yazılıydı;

“Aşk, kâğıda yazılmıyor”

Yalnızca üç basit kelime ama tonajlıydı. “İnan bana diyor” Ahmet Amca, “Bu mısraya kitaplar yazılır.” Tam bir sehl-i mümteni. Gerisini de ben getiriyorum şiirin;

“Yâr deyince, kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor

Lâmbada titreyen alev üşüyor

Aşk, kâğıda yazılmıyor Mihriban.”

Esas konumuzdan uzaklaştığımı düşünen okurlarım yanılıyor. Konuya tam kalbinden giriyoruz şimdi.

Sonra bu mısrayı neden yazdığını anlatıyor Ahmet Amca. Diyor ki; “Özüm geçenlerde Kuğulu Park’ta bir bankta oturmuş âlemin güzelliğini seyredip dünyada cenneti yaşıyordum. Uzaktan bir türkü duydum. Türkünün içinde “Aşk, kâğıda yazılmıyor Mihriban” sözlerini duyunca öyle mest oldum ki yanımda oturan gence, bu sesin nereden geldiğini sordum. Çünkü aşk yazılmaz yaşanır yiğidim. Genç bana İsmetpaşa Caddesindeki bir binayı işaret ederek “Yukarıda gazino var amca, canlı müzik yapıyorlar” dedi. Yavaşça kalkıp gazinonun yolunu tuttum. İçeri girdiğimde bir hanımefendi sahnede şarkılar terennüm ediyor, dinleyenlerde bir güzel demleniyorlardı. Tabi şaşırdı garsonlar, aksakallı adamı gazinoda görünce ama hürmetkâr keratalar hemen buyur ettiler; Amca ne içersin?

Etrafıma baktım bizim içeceklerden pek yok “Bir kolanızı içerim” dedim. “Kola geldi. Yalnız hanım kızım şu türküyü bir daha söyleyebilir mi?” dedim.  Söyledi, tadına vara vara bir kez daha dinledim türküyü. Sonra oradan ayrıldım, para da almadılar.”

Ahmet Amca’yı dinlerken kahkahalarla gülmek geldi içimden. Hâlbuki acınacak halimize gülme olurdu bu. Biz bu zelil halimizle bunu yapamazdık. Çünkü el âlem ne derdi.

Bilirsiniz, Aziz Mahmud Hüdâyî Bursa kadısı iken, Üftâde Hazretleri’nin dergâhında kibri yenip haysiyet kazanmak için, süslü kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satmış. Ahmet Amca’nın hikâyesi de bunun modern şekliydi sanki.

Cihan padişahlarını hizaya sokan, büyük bir mürşid-i kâmil ancak, enâniyeti aciz kılan bu tür merhaleler neticesinde olunabilirdi herhalde. Ulu makamlara ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, gururlarını da bertaraf ettikleri için yükseliyorlardı elbet.

Benlik, bizi bizden, samimiyetten ve her şeyden uzaklaştıran şık ve mağrur bir put sanki.

Bir, o nefis aslanını terbiye etmiş velilere bakıyorum, birde, her konuda malumat sahibi olduğu yanılgısı ile kendi doğrularını karşısındakine en sığ şekilde yedirmeye çalışan insanlara bakıyorum; hüzne kapılıyorum.

Çok gururlananlara tarihte aruzla sövenler de olmuş. Nabi mesela, kendisini yüce makamlarda görüp ahkâm kesen Çorlulu Ali Paşa’ya;

Çok ta mağrur olma kim meyhane-i ikbalde

Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz

Bir gün eyler destbeste paygâhı caygâh

Bîadet mağrur-i sadr-i i'tibârın görmüşüz

Son beyitte fena vurur ki Urfalı Nabi, gülle misali yerle yeksan eder, Çorlulu’ya haddini bildirir.

Kâse-i deryuzeye tebdil olur cam-i murad

Biz bu bezmin Nabiya çok badeharın görmüşüz

Hadiseye ilmi açıdan bakacak olursak, “Egonu seveyim senin” diyebileceğimiz tipler 4 türlü karşımıza çıkar.

İlki en “mal” olan tiplerdir ki kendi kendine “ Ne yakışıklı adamım lan ben” diye iç geçirirken facebook'taki resimlerine hayran hayran bakmaya devam edenlerdir. Bu tür ego manyakları, hiçbir motivasyona ihtiyaç duymadan kendi kendilerini pohpohlayabilen tiplerdir. Genelde zararsız dostlarımızdır. Çünkü olayın vahametinin dahi farkında olmadan mallık yapmaya devam ederler. Onlardaki özgüven bende olsa izafiyet teorisini yeniden yazardım.

İkinci grup egosunu sevdiklerim ise, bir yardımcı vasıtasıyla tatmin sağlayanlardır. Yani ikinci bir kişinin yardımıyla, kendini önemli gösterme çabasıyla yol alırlar. Şöyle ki;

— Kralsın Baba

— Kralım tabi, ne sandın.

Der, en etkili 3 numaralı bakışını atarken.

Bazen de hadise tersten cereyan eder. Yani ego sahibi dostumuz giriş yapar, “Papidik” diye tabir edebileceğimiz yancımız da var gücüyle destekler. Bilindik bir misal verecek olursak;

— Aha şurdaki virane kervansarayı yıkıp, moderin bir cazibe merkezi haline getirecez.

Bu arada Ahfeş’in keçileri emme basma tulumbalar misali başlarını indirip kaldırarak onaylarlar;

— Başganım muhteşem fikir. Ayın Ştayın gelse düşünemezdi bunu.

Tanıdınız değil mi bu iki tipi? Yok yok o değil. O kadar çok var ki karışıyor…

Üçüncü benlik grubuna gelince; İyi oldukları bir konuda bile iltifata itiraz ederek ikinci iltifatı almanın iyi bir yöntem olduğunu keşfetmiş uyanık tayfadır.

—         Ne güzel gözlerin var

—         Yaaa abartıyosuuun

—         Yo çok güzeller

—         İhi ihi savol

Böylece egosunu sevdiğim dilberin gözlerinin güzelliği iki kez tescillemiş olur.

Gelelim 4. grup ego patlaması yapanlara. Beklide en tehlikeli grup bunlardır. Zira ego patlamasının sonuçları diğer insanları incitebilir. Bu tür egoistlerin en belirgin özellikleri; konumları itibariyle bizlerden yukarılarda olduklarını düşündükleri için, aslında olmayan varlıklarının ispat ve ikrarını cebren ve hile ile göstermeleridir.  Askerde olur olmadık zamanda içtima alan üst teğmen bu ruh haline iyi bir örnek sayılabilir. Ya da sırf yetersiz liyakatinin hükümsüzlüğü nedeniyle alt edemediği memuru Hakkâri’ye tayin eden amir bu gruba girebilir.

Sizler de mutlaka rastlamışsınızdır. İşinizi ya da müşterinizi kaybetmemek pahasına ve yahut üstlerinize “Sen ne mal bir adamsın”  diyemediğiniz için, böğürtü denilecek bir ses tonuyla bezenmiş haksız paylamalara maruz kalmışlığınız olmuştur. Bu durumlara maruz kalanları da en içten dileklerimle kutluyorum. Zira kendi egosunu tatmin etmek uğruna, fütursuzca diğerlerini ezmeye çalışan bu insan müsveddelerine hak ettikleri cevabı bir şepeşille gibi yapıştırmamak büyük sabır gerektirir.

Tabi modern çağda kişisel ego tatminini kolay kılan yeni mecralar da edindik. Evet, insanı sosyal bir varlık olmaktan çıkaran sosyal medyadan bahsediyorum. Arakladığı sözleri kendi söylemişçesine paylaşıp, ne kadar dahi olduğunu düşünenler tanıyorum. Çakma Mesnevi cümlelerini paylaşa paylaşa bitiremeyen ve hayattan aldığı haz, paylaşımlarına gelen beğenilerle sınırlı olan insanlar var. Ya da, önemli kişilerle samimi pozlar yayınlayarak biz sıradan insanların gözüne sokmak suretiyle, “Ne kadar seçkinim, Allah’ım elitlikten ölüyorum” pozları yapanlar...

İşte sosyal mastürbasyon bütün bunlar. Kaybolan çocuğun resimlerini paylaşıp sevaba gireceğini sanırken kendi öz kardeşinden bihaber olan büyük ablalarla “Atatürk’ü seven bir milyon kişiyiz” gruplarına abone olup, Ata sevgisini katlayan ağabeyleri saymıyorum bile.

Çok kolay değil mi, 1 Mayısta bir RT ile işçilerin ekonomik şartlarını düzeltip yine aynı şekilde bir anda çevreci ya da birkaç like ile Kadir Gecesi’nde ihlâslı bir mümin oluvermek.

Siyasi palavra bir cümle ile iki link paylaşıp, kendini Che Guevara sananlara ne demeli. Birde özgüven fışkıran “İnternet zalımları” var ki o konuya hiç girmeyeceğim.

Ben bu tipleri anlatırken eminim sizler de etrafınızda bu tanımlara uyan kişileri hemencecik anımsadınız. Ama onlara kızmayın, aslında onlar, ne kadar zavallı ve ezik olduklarının farkında dahi değiller. Maalesef çağımızda bu imitasyon kültür istilâsı, enaniyeti tahrik eden televizyon, internet, lüks, moda ve gösteriş gibi vazgeçilmezlerimizle bir olup insan erozyonuna zemin hazırlıyor. Bu konuda sayfalarca da yazsak sözün özünü Yunus kadar izah edemeyiz;

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır

Makale Adem Kocatürk’ün “Kebikeç” adlı kitabından alıntıdır.

Okunma : 2172